Devrimden sonra hem devlet aklı hem de değişim sürecinin içerisinde yer alan siyasi güçler, diyalog, uzlaşma ve işbirliğine dayalı bir “evrim”den yana tavır sergiliyor.
Tahir Akdeniz
“Onur Devrimi”, “Özgürlerin Devrimi”, “Yasemin Devrimi” ve “14 Ocak Devrimi”… Bu tanımlamaların hepsi Tunus’ta ekonomik, toplumsal ve siyasal eksenlerde yaşanan sosyal patlamanın farklı isimleri… Evet, İslamcı en-Nahda Hareketi tabanı da dâhil olmak üzere Tunus halkının geniş kesimleri ülkede bir “devrim”i gerçekleştirildiklerine inanıyorlar.
Ancak gelinen nokta itibariyle Tunus’ta hem devlet aklı hem de değişim sürecinin içerisinde yer alan siyasi güçler, derhal ve hızlı bir “devrim”den ziyade, diyalog, uzlaşma ve işbirliğine dayalı bir “evrim”den yana tavır sergiliyor. İşte 23 Ekim 2011’de Tunus’ta gerçekleştirilen Ulusal Kurucu Meclis seçimleri de öngörülen bu “evrim”in ilk geçiş aşamalarından birini temsil ediyor.
Bu bağlamda seçimlerden galip çıkan en-Nahda da ayrı bir önem kazanıyor. En-Nahda, hâlihazırda uluslar arası Müslüman Kardeşler Cemaati’nin Kuzey Afrika-Batı Arap bölgesindeki en etkin temsilcisi ve en-Nahda’nın yeni filizlenen tecrübesi, Tunus sınırlarının ötesinde başta Müslüman Kardeşler kökenli hareketler olmak üzere İslam dünyasındaki akımların, bölgesel ve uluslar arası güçlerin ilgisini çekiyor.
En-Nahda’nın lideri ve Tunusluların daha çok “Şeyh” diye seslendikleri Raşid el-Gannuşi, hapis ve sürgün hayatı dolayısıyla geçirdiği çileli yıllar sonrası ülkesine dönmüş önde gelen İslamcı düşünürlerden biri… İngiltere’deki sürgün günleri sırasında bir yandan Batı ile pratik hayatta yüzleşen, diğer taraftan Modern zamanlarda İslam coğrafyasındaki gelişmeleri şahit olmuş, bu süreçte İslam ve Demokrasi, İslam’da genel özgürlükler, İslami perspektifle vatandaşlık gibi konular üzerinde kafa yormuş bir isim.
Gannuşi’nin başkanı olduğu en-Nahda da her ne kadar Tunus’ta yaklaşık 6 aydır faaliyet gösteriyor olsa da ülkede bir geçmişi olan ve halk tabanında etkinliği olan, ancak siyasi parti olarak kurumsallaşmasını henüz tamamlayamamış bir yapıyı temsil ediyor. Bununla birlikte en-Nahda dışındaki Tunuslu partiler halk tabanına inebilmiş değiller. Diğer partiler daha çok medya ve resmi platformlardaki aktiviteleriyle dikkat çekiyor. Nitekim seçim günü, seçim merkezlerinin tamamında sadece en-Nahda müşahitlerinin yoğun bir şekilde varlık gösterebilmesi de bunun açık bir kanıtı olarak gösteriliyor.
Bununla birlikte süreç doğası gereği “uzlaşma” zemininde yürüyor ve seçimlerin bir koalisyonla sonuçlanması için gerekli önlemlerin en başından alındığı biliniyor. Bu doğrultuda seçimlerde uygulanan barajsız nisbi temsil sistemi hiçbir hareketin tek başına mutlak çoğunluğu sağlamasına ve süreci tek başına belirlemesine izin vermiyor. Bu noktada İslamcı eğilimli en-Nahda’nın seküler eğilimli sosyal demokrat ve ulusalcı partiler tarafından dengelenmesi öngörülüyor. Zaten en-Nahda’nın da mecliste mutlak çoğunluğu ele geçirmenin riskine girmek yerine, yeni anayasanın hazırlanma sürecinde ve kurumsal dönüşümde etkin olmaktan yan tavır koyduğu biliniyor.
Öte yandan en-Nahda tecrübesinin okunması bağlamında Tunus’un yakın dönem siyasi tarihi de ayrıcalıklı bir yere sahip... Fransız sömürge döneminin mirasının yaşandığı ülkede genç kesimler ne doğru düzgün Arapça ne de doğru düzgün Fransızca konuşabiliyor. Bağımsızlık sonrası Habip Burkiba (Tunus’un Mustafa Kemal’i) ve Bin Ali (Tunus’un İsmet İnönü’sü) iktidarları döneminde ülkede ciddi bir modern-seküler elit oluşmuş durumda. Ayrıca ülkede Fransız soluyla güçlü bağları bulunan bir sosyal demokrat ve sol gelenek de var.
Diğer tarafından ülkenin Arap dünyasında siyasi etkinliği 18. yüzyıla kadar uzanan Vehhabi geleneğiyle de farklı bir tecrübesi var. Tunus yönetimini Vehhabiliğe davet eden Muhammed b. Abdulvahhab’a Tunus ulemasının karşıt yanıt vermesi ve bu hareketin bölgede etkinliğini engellemesi tarihi bir arka planı teşkil ediyor. Her ne kadar ülkede en-Nahda tabanının yarısının “radikal eğilimli” olduğu fısıltıları yayılmaya çalışılsa da ülkede sadece 7000 kadar Selefi sempatizanının, ideolog olarak da sadece 15 kadar ismin bulunduğu varsayılıyor.
Bu kültürel miraslar üzerinde, son sürece kadar ülkede uygulanan Fransız tarzı katı laiklik modelinin halkın çoğunluğu tarafından daha fazla tahammül edilebilir olmadığı gerçeği de kendisine has şekliyle ortaya çıkıyor: Amerikan tarzı sekülerlik! Buna göre Tunus’ta dine karşı hasım tutumuyla belirginleşen Fransız modeline göre dine karşı daha saygılı bir devlet anlayışı olduğu düşünülen Amerikan modeli Tunus halkı tarafından daha fazla kabul görüyor. Bu doğrultuda da anayasal süreçte din devlet ilişkilerinin bu doğrultuda düzenlenmesi ve “devletin tarafsızlaştırılması” öngörülüyor.
İşte bu noktada hem yerel hem de uluslar arası aktörler en-Nahda’dan “açılım” adı altında “dönüşmesi”ni ve “dindar” tabanı da dönüştürmesini bekliyor. Bu dönüşüm ekseninde öncelikle en-Nahda’nın İslam-demokrasi uyumunun yanı sıra devlet-sekülerizm ilişkisini de kabul etmesi isteniyor. Diğer taraftan en-Nahda’nın Tunus’un “geniş toplumsal kesimlerine” açılması; bu doğrultuda söylemindeki İslamcı tonu yumuşatıp merkez sağ bir çizgiye kayması bekleniyor. Diğer bir beklenti ise en-Nahda’nın “uluslar arası toplum”a siyasi ve ekonomik açılım sağlaması ki bu noktada bölgesel konularda işbirliği ile yabancı sermaye ile iyi geçinmeye atıfta bulunuluyor.
Zaten başta Fransa olmak üzere Avrupa Birliği ülkeleri ile ABD, Tunus’u Kuzey Afrika’nın bir kapısı olarak görüyor. Fransa’nın Tunus’taki son süreci okuyamaması dengeleri her ne kadar ABD lehinde fırsata dönüştürmüş olsa da Fransızlar sahada etkinler ve kayıplarını maddi yardım ve destekle telafi etmeye çalışıyorlar. İronik de olsa seçim boyunca pek çok siyasi partinin Tunus halkına seslenebilmek için Fransız kanallarına çıkması ülkedeki Fransız gerçekliğini ortaya koyuyor.
Bununla birlikte ülkede yükselen gücün ABD olduğu da gözlerden kaçmıyor. Fransa, seküler partilerle yoğun hatta en-Nahda’ya karşı işbirliği içerisinde olmasına rağmen ABD, ülkede bir tarafın değil demokratik sürecin müttefiki olduğunu vurguluyor. ABD adına bölgeyle ilgili yetkili iki isimden Senatör McCain’in El Cezire’ye verdiği söyleşi yahut Senatör Joe Liberman’ın Wall Stree Journal’da yazdığı makalede ABD’nin en-Nahda’yı Tunus’un bir gerçeği olarak kabul ettiği göz çarpıyor.
Nitekim Fransa’nın halen fark edemeyip de ABD’nin gördüğü gerçeklik, Tunus’un ulusal, Kuzey Afrika’nın da bölgesel dengeleri nedeniyle en-Nahda’nın Batı tarafından engellenmesinin Batı açısından istenmeyen sonuçlara yol açabileceğine işaret ediyor. Buna göre Libya’nın yeniden yapılandırılması için Tunus’taki fabrikalarının üretim kapasitesini artıran Batılı şirketlerin istikrara ihtiyacı var; en-Nahda’yı siyasi süreçte engellemeye dönük bir müdahale Mısır ve Libya’da ve “Arap Baharı”nın yaşandığı diğer bölgelerde sürecin Batı açısından tersine dönmesine yol açabilir.
Bu noktada en-Nahda’nın engellenmesi yerine “dönüştürülmesi” daha “faydalı” bir seçenek olarak belirginleşiyor. Böylelikle bölgede “radikal dinci” eğilimlere karşı demokratik bir modelin öne çıkarılması ve “Arap Baharı”na rotasyon verme noktası çeşitli imkânlar elde edilmesi mümkün gözüküyor. Ayrıca en-Nahda da -Filistin sorunu hariç- uluslar arası aktörlerle özellikle de Kuzey Afrika’da işbirliğine açık olduğuna dair ABD ve Fransa’ya gerekli mesajları veriyor. Üstelik en-Nahda’nın son süreçte İran ile ilişkilerinin pek de sıcak olmadığı söyleniyor.
Diğer taraftan Tunus’ta hem İslamcı hem de seküler kesimler Türkiye’ye sempatiyle yaklaştıkları görülüyor. Sürgün yıllardan beri Ak Parti çevreleriyle ilişkisi bulunan en-Nahda yönetimi AK Parti tecrübesini, “Müslümanların kamusal alanda herhangi bir taassuba düşmeden başarılı olmaları” bağlamında referans gösterirken, seküler kesimler ise başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “laiklik” tavsiyesi ile Türkiye’nin laik devlet yapısı çerçevesinde Türkiye’ye ilgi duyuyor.
Tabii ki yaygın kanaatin aksine en-Nahda yönetimi, “Arap İslamcıları ne kadar kızdırırsa kızdırsın, Ak Parti’nin İslamcı bir parti olmadığının farkında olduklarını” söylüyorlar. en-Nahda’nın şu an için seküler devletten ziyade demokratik devlet vurgusu yapması, Başbakan Erdoğan’ın konuşmasını siyasi olarak okuduklarını söylemeleri hem aradaki çizgilere hem de aradaki bağlara ışık tutuyor. Bununla birlikte hareketin lideri olan Şeyh Gannuşi, Tunus’ta açıkça AK Parti tecrübesinden ilham almaktan bahsediyor.
dunyabulteni.com